Kek
![]()
- Can Cake tüketici danışma hattı, buyrun ben Berna. Nasıl yardımcı olabilirim?
- Ben piyasaya yeni sunduğunuz kek hakkında görüşecektim.
- Buyrun efendim.
- Elinize sağlık!!
- Pardon, anlamadım.
- Elinize sağlık işte. Gerçekten çok güzel olmuş.
- E, şey…
- Hep şikayet için mi arıycaz canım. Nefis bi kek. Çok sevdim bunu. Gerçek çikolata parçacığı mı bunlar onu soracaktım.
- Evet efendim, gerçek tamamen.
- Özü yani di mi bu?
- Tamamen gerçek efendim.
- Peki soya lesitinini kullanmaya devam edecek misiniz?
- Evet.. Yani evet soya lesitini kullanacağız hep.
- Bu emülgatör ne işe yarar peki?
- Onu tam bilemeyeceğim, üretim departmanına bağlıyayım sizi.
- Hmm. Anladım. Peki bir pakette 1.4 gram protein bulunduğu yazıyo. Bu brüt mü?
- Nası yani? Pardon, anlamadım.
- Yani çok lezzetli de. Ben ambalajını da yedim. Ambalajında da protein var mı?
- Çok şakacısınız.
- Bisküvidir, şekerlemedir, bunların ambalajlarına hasta olurum. Yurtdışına giden arkadaşlardan hep o ülkenin bi bisküvisinin falan ambalajını getirmesini isterim. Böyle bir koleksiyonum vardı bir zamanlar.
- İlginç.. Noldu sonra?
- Ev çöp eve dönecek diye annem attı. Benim yengem çok güzel kek yapar.
- Öyle mi?
- Böğürtlenli yapar mesela. Enfes.. Böğürtlenli kek hakkında bir saat konuşabilirim.
- Hihi..
- İşiniz çok eğlenceli bence. Bir de bi gizeminiz var.
- Nası yani?
- Ben hep bu call-centerlar, müşteri hatları falan, yeraltında bi yerde çalışıyosunuz zannederdim. Yada uyduda.
- Hayal gücünüz çok geniş. Biz de sizin gibi şehirde yaşıyoruz.
- Bizim gibi yiyip, içiyosunuz yani.Hangi şehirdesiniz?
- İzmir.
- Allahallah. Ben hep İstanbul’da zannederdim, demek buradan yayın yapıyosunuz.
- Hihi..
- İsim neydi? Berna’ydı di mi?
- Evet..
- Berna çok güzel bi sesin var. Çok tatlı yani. Yanlış anlama ama kekleri de sen mi yapıyosun?
- Ay.. Hihihi.. Şu böğürtlenli kekin tarifini alabilirmiyim?
- Yazın..
15 dk. sonra..
- Ya işte, adamın biri “kekin içinden yarabandı çıktı,tüketici mahkemesine gidicem” deyince iki koli kek yolladık hediye diye.
- Bernacım. Napalım, işin ne zaman bitecek?
- Nası yani?
- Sinemaya gidelim ya. Benim canım sıkıldı.
- Olur canım.
- Ben seni alıyim işten. Akşam bırakırım eve.
- Tamam.
ps. Birisi keşfetse de şu yazıları filme çekse. Voleyi vursam şurdan ne güzel olur. Sanat manat bunlar boş işler. İyi bi teklif gelsin satacam hepsini. Göl kaplumbağası ticaretine girecem. Manyak para varmış bu işte. Beş tane de çocuk yaparım. Biri pazarlama müdürü, biri üretim müdürü, biri finans müdürü olur. İkisi de para yesin sadece. Sonra İzmir’e bikaç tane gökdelen kondururum. Allahım çok para kazanıcam, şimdiden kendimden korkmaya başladım yoldan çıkarım diye. (Vay vay,yazdık ki ne yazdık) Bu arada “ps.” yazınca havalı oluyo.
-Bu yazı dizisinde sanal reklam uygulanmaktadır.-
O Piti Piti Ayakkabı Süngerleri’nin sunduğu “Üzüntü ve Muz Kabuğu” devam edecek bu gidişle.
“Bana Mutluluğun Çevirisini Yapabilir misin Abidin?” – yeni yıl özel yazısı
![]()
SABAH
- Alo. Özintramex Dış Ticaret buyrun?
- Hello. I’ve sent you a mail. Have you received it?
- Oo.. Eeee… Yes.. I see.. Yes.. Ok.. Efendim.. Sorry?
- I am calling you from New York. I’ve sent you a mail? Did you catch it?
- Ni York? Yes. Ok.. No problem.
- Ok.. Please reply that immediately. Thank you.
- Tenk yü.
*
- Kadir Bey. Amerika’dan aradılar efendim.. Mail göndermişler.
- Oku o zaman bana ne soruyon Fatih?
- İyi de benim Almancam var efendim.
- Çevirmen Abidin’e gönderin okusun.
*
- Abidin bey arıyor Kadir Bey.
- Tamam bağlayın.
- Alo. Kadir Bey günaydın.
- Günaydın Abidin söyle bakalım ne diyo bunlar?
- Abi bu herifler diyo ki ee.. Olive.. Ha.. Zeytin istiyolar.. 20 konteynır zeytin istiyolar.
- Hadi.. Ohaa.. Napacaklar o kadar zeytini?
- Yiyecekler heralde efendim.
- Üff.. 5 trilyonu geçer be… Eee ne zamana?
- Yılbaşından önce istiyorlar. Haftaya ellerinde olacakmış..
- Ulan nası yapacaz.
- Bilmiyorum Kadir Bey. Anlaşma göndermişler bir de altı sayfa.. Yolluyorum size.. Yarın imzalanacakmış..Bunların müşterisi varmış, ocak ayının ilk haftasına istemiş.
- Biz hazırlıklara başlayalım. Sen bilgisayarın başında kal Abidin. Her an açık olsun cebin. Ulan şu iş bitsin, iki tane takım elbise alacam sana be..
*
- Fatih hazırlan. Fabrikaya söyleyin, hemen hazırlasınlar. Nakliyecilere açın,tırlar hazır olsun, Maersk’ı arayın, var mı yer sorun, olmadı aracı firmalara açın.. Yapacaz bu işi batmaktan kurtulacaz.
- Ama anlaşma imzalansa bi efendim.
- Adamları kaçırmayalım. Herifler ciddiler. Yarın sarsak haftaya anca orada.. Olmadı Bering Boğazı’ndan kayıkların altını yağlayarak indiririz NewYork’a..
- Şevk geldi efendim bana ağlıycam..
- Bitti artık Fatih.. Bütün sıkıntılar bitti. Voleyi vuracaz bu işle. Yeniden doğacaz. Maaşına zam.. Pelin Hanım size de zam.. 3 maaş ikramiye ikinize de..
- Ay kikiki sağolun Kadir Bey..
- Pelin fabrikayı ara. Söylesinler işçilere de 3 maaş ikramiye, zam yapsınlar, bayram öncesi yeni yıl arefesi sevinsin fakır fıkara..
- Büyüksünüz Kadir Bey.. Sizin gibi patron yeryüzünde yok.
- Sağolasın Fatih.. Hadi çalışalım. Çevirmen uyumasın, arasıra dürtün telefonla.
ÖĞLE
Genel Müdür Kadir Bey’in rüyası..
Ulan valla şu işi yapalım. Oh be kredi borcu biter, tekrar diriliriz be.. İcradaki cipi de geri alırım.. Anlaşma da yapmadık ya sktret, yarın imzalarız,adamlar kıllanmasın, zaten uyuzlar bizim ülkeye..
Müdür Yardımcı Fatih Bey’in rüyası..
Of be of.. Şu işi vuralım.. Prim de alıcaz.. 3 ikramiye de bi yandan.. Of be.. akşam evde şenlik var.. Hanıma bi alyans alıyim çıkarken akşam. Bi de çiçek.. Kadir büyütürse işi yerine ben geçerim belki, kendi oturur kenarda para yer.. Allah be.. Yaşasın Amerika be..
Sekreter Pelin’in rüyası..
Önce İngilizce kursuna giderim.. Ama önce açıköğretim harcımı yatırmam lazım.. Ay.. Ayakkabı almam lazım.. Anneme de bi çanta aliyim. Sonra babama bi pardesü.. Üff.. Sevgilime de şey aliyim.. A.. Parfüm alsam.. Çok kötü kokuyo bazen.. Ay utandım.. aman kredi kartınla alırım hepsini, nasıl olsa gelecek Amerika’dan para..
Fabrika işçilerinden birinin rüyası..
Helal olsun patrona be erkek adammış.. Önce çoluk çocuğa üst baş parası.. Sonra bi Reno Toros alıyim kendime.. Gerçi Şahinlerin fiyatı da düştü.. 2.el ölü.. tam zamanı aslında.. Ankara’da okuyan çocuğa da para yollarız..
Çevirmen Abidin’in rüyası..
Ulan rüyaları dahi İngilizce görmeye başladım.. Sözlük görüyom, msn penceresi görüyom.. Psikoloğa mı gitsem.. Şu internetteki hatunu ayarlasam mı acaba, eve atarım, bizimkiler yok bayramda.. Hassktr zaman yok ya.. Çevir çevir nereye kadar… Hayatım böyle mi geçecek lan benim.. trilyonları vuruyo pzvenkler biz şurda 1000 karaktere kör oluyoz be.. Bu anlaşmayı çeviren çocuğun gözleri kör oldu.. Kör olacaz be.. sigorta da yok.. Freelance ını yiyeyim, geberip gidecem ben bu bilgisayarın başında yakında.. Neyse Amerika’dan para gelcek bunlara, belki fala verirler..
AKŞAM
Kadir Bey’in evi..
- Hanım hanım yılbaşında sürprizim var sana.
- Ne o Kadir? Kürk mü alacaksın bana..
- Evet hayatım.. Hem de St.Tropez’e gidiyoruz.
- Yaşasın.. Seni seviyorum Kadir.
Fatih bey’in evi..
- Aşkım böyle oldu işte.. Amerika’ya büyük ihracat yapıyoruz. Kötü günler bitti artık. Bebek yapabiliriz bu gece..
- Öyle mi Fatih?
- Tabii.. Kırmızı takımlarını giysene.
- Öp beni Fatih!.. Öp beni!!!
Sekreter Pelin’in evi..
- Anne aksese 24 taksitlen aldım hepsini.
- Parayı pulu nerden bulcen gızım?
- Amerika’dan para gelcek anne. Kadir Beyler büyük ihracat yapıyo bu hafta..
- İyi.. iyi.. Bi öğretmen oğlan bulsan da evlensen, bak işlerin de yoluna giriyo gızım..
- Aman anne..
Fabrika işçilerinden birinin evi..
- Le garı gonuşma işte alacam elden düşme..
- Kendine araba alıyon, coluk cocuğu düşünmeyon..
- Ula dövecem bah.. Neyinizi eksik ediyoz ulen.. Rakı getir.. Köşeyi döncez.. Amaaaarigaaa… Amaaaaarigaaa….
Çevirmen Abidin’in evi..
- Kör olacam ulen.. Uyku yok.. Kadir Bey uyursan vururum dedi.. Amerikalıları bekliyoz bilgisayarın başında iyi mi? Bi neskafe daha yapiyim bari.. Ben bu monitörün başında yaşlanıcam, ağaracak saçlarım burda.. Ulan ne güzel İngilizce öğretmeni olacaktım, kafamı skym.. Belki Amerika’ya gider Kadir, yanında beni de götürürür tercüman diye, orda kaderim açılır belki.. Ameeerikaaaaa…. Ameeeerikaaaa..
ERTESİ SABAH
- Evet Abidin her şeyimiz hazır.. söyle bakalım ne diyo mailde.. Ne zaman göndermişler?
- Kadir bey sabah 4 gibi geldi mail de.. Ben dalmışım ya.. Bakmadım dahi..
- Ohoo.. Sen bizi trilyonlardan edicen Abidin.. Oku bakalım ne diyo?
- New York.. Bilmem ne ıvır zıvır ithalat ihracat şirketi..
- Ee… Geç orları..
- Because of our customer.. Vırvırvır.. Eee..
- Eee ne Abidin eee neee??
- Müşterileri talebini geri çekmiş de.. Eee onlar da.. Unfortunately.. Maalesef diyo..
- ??? Ne? Lannnnn!!!????
- Kusura bakmayın diyo..
- Hassktr..
- İşi tamamlayamayacağız diyo.. Tamamen müşterinin talebi doğrultusunda hareket ettik biz diyo.
- Kısacası..
- Kısacası iki taraf da siz de biz de babayı aldık diyo Kadir Bey..
- ??!! Öhüü.. Hadi be, deme..
- Ben demiyom valla ben çeviriyom..
- Bana mutluluğun çevirisini yapabilir misin Abidin?
Bir kişinin rüyası, bin kişinin rüyasıdır…
Herkese mutlu yıllar…
İlham Perisi – 2
- Selamlar..
- …
- Ben geldim.
- İyi. Selam.
- Naber?
- …
- Hiç sallamıyon bakıyom.
- İşim var yav, senle çene yarıştıramıcam.
- Napıyon sen gavurcamı çeviriyon şimdi?
- Hı..
- Bak şimdi..
- …
- Bak şimdi.. “Bugün 1 Kasım 2005 Salı, bir daha hiçbir zaman 1 Kasım 2005 Salı olmayacak”.
- Hee.. Öff…
- Bugün senin geri kalan hayatının ilk günü..
- Hee…
- Hayat dikenli, taşlı, çalılı yollarla doludur..
- Ulan git şunları kadın programına falan anlat. Sistem Yayıncılık kitabı gibi geldin başıma vırvırvır..
- Bi çay söylesene be..
- Ne çayı oğlum git başımdan..
- Vay koçuma benim. Vergi levhasını da asmış bak bak bak..
- Hadi len..
- Sen sallama beni, biz işsiz güçsüz zamanlarını da biliriz senin..
- Karıştırma lan çekmeceleri..
- Bu ne bu ne?
- Oğlum elleme onları, bırak yav, dağıtma ortalığı..
- Bi tost yaptırsana bana be.. Yoldan geldim..
- Hasbinallah..
- Bak sana öbür taraftan hatun periler getiririm, dinle bi..
- Noldu ilham perisi, ek iş mi yapmaya başladın?
- Sen gül gül..
- Git başımdan ya, valla bak..
- Bi mailime bakıp çıksam..
- Git lan hadi!
- Gidiyom ulen, sen ararsın beni..
- Töbe töbe..
- Bak gidiyom ama.. Sonra ilham perisi gel dersin, canım sıkıldı dersin..
- ??
- Ağlar zırlarsın, kafayı yersin, gelmem..
- Abi dur bi… Ya abim benim ya.. Dur ya..
- Hadi durdum ama böyle lanlı lunlu olmasın bi daha.
- Abim ya canım abim, kusura bakma böle sinir stres oluyom bazen, yoksa.. Ne istiyodun sen? Dur sana bi kahve söyliyim.
- Kahve içmem..
- Ne istersin abi?
- Rakı bul bana!
Yarım saat sonra…
- İşte böyle be kardeş hıck!, ah ulen Süreyya yaktın lan beni! İş seyahati ne demek lan? Anlar mıyım ben lan? Hık. Ha, anlarmıyım sen söyle? Hıck.
- Anlamazsın abi.
- İş seyahatiymiş. Biz neyiz lan burada? Hık.. Ölüyüz diye mi lan bu hep?Hık..
- Haklısın abi..
- Ben gidiyom. Hıck.. Var mı bi isteğin öte dünyadan?
- Yemeğe beklemesinler.
-advertorial-
İlham Perisi, Şerbetçioğlu çay süzgeçlerini kullanıyor, ya siz?
Üstelik Şerbetçioğlu çay süzgeçleri sadece 50 yeni kuruş! Almayanı dövüyolar..
Çamur ve Buz
![]()
Traktörden indim. Dayım bahçeyi sulamamı, biraz da patlıcan,biber,kabak toplamamı söyledi. “Sonra gel yanıma, incir toplayalım” dedi. İşim bittikten sonra dayımın olduğu yere doğru yürüdüm.
Hayatımın boktan bir döneminin daha fon müziğiydi diş gıcırtıları. Kader denen konsomatris tanrıçası ömrümün bir üç ayını daha sıfırlamayı iş edinmişti kendine. Sorgulamalar, sorgulamalar.. Geçmiş, gelecek.. Olmayan bugün… Niye? Niye? Niye? Tek n hiç k.
Saftır iyi. Kötü öyle değildir ama. Kurnazdır. Çalçenedir, yılışıktır, avcıdır. İyi gerizekalıdır, duygusaldır, kazık yer. Kötü dolandırır, gelir yine dolandırır. İyi hep kazıklandığından çok şikayet eder, bu yüzden yanında kimse kalmaz. Kötü güçlü olmayı bilir, kazanır, kazanmasını bilir, bu yüzden de yalnız kalmaz. İyi her şeye inanır, kötü her şeye inandırır. İyi mal mal bakar, kötünün gözleri dört döner.
Bütün bunları düşünürken yeni dikilen şeftalilerin bulunduğu tarlaya gitmiştim. Bunu fark ettiğim anda ayakkabılarım çamurun içindeydi. Batıyordum. Batıyordum.. Ayağımın tekini kaldırıp kuru toprağa basmak isterken tekrar batıyordum. İçinde hafif bir zevk de vardı tabi.. Tamam ulan bu sefer harbi battım. Sembol falan değil işte. Bulunduğum durumun kısa metrajı. Ayaklarımı kaldırıp kuru tarafa geçiyordum ama düz zemine ulaşabilmem için altı-yedi defa daha çamura girmem lazımdı. Tam çıkacaktım ki, dayımın sesi duyuldu:
- Oğlum manyak mısın, ben sana öbür yoldan gel demedim mi?
Algıda sıçıcılık bu olsa gerek. Asma yapraklarıyla ve çalılarla ayakkabının çamurunu temizledim. Acayip ağırlaşmıştı. Sonra dayımın yanına gittim, kovayı yukarıya tuttum, dayım ağaca çıkıp incirleri aşağıya sallamaya başladı. İncirle sigara iyi gidiyor (Biz yemiş deriz bu incire).
Esas işimiz şimdiydi. Üzümler tahtadaydı (bildiğimiz tahta değil, çul yazarsın, onun üzerine yaş üzümleri serersin kuruması için, aha işte tek bir çul sırasına tahta denir). Dayımla üzümlere tekrar su verecektik (“Su verme” ile kastedilen posatalı_potasyum karbonat- suyu üzümlerin daha çabuk kuruması için hortumla fışkırtma şeysi). (Üzümlerin çoğu kurusa bile aralarında göde kalır, yani hala yeşil olanları). Önce zeytinyağı ile posatalı suyu karıştırdık (zeytinyağı üzümlerin kuruduğunda birbirine yapışmasını önlüyor,_kitabını yazacam lan bu işin_). Potasyum karbonat yerel adıyla potasa üzümlerin kurumasını sağlayan güçlü bir madde. Üzümler toplandıktan sonra kelter (sepet deyin siz) içinde posatalı suya bandırılır (bu sürece “bandırma” adını veriyoruz), sonra da kadınlar bunları çulun üzerine serer.
Potasyum karbonat çuvalına bakıyordum bi yandan. Posata çuvalına baktığımda acaba toz halinde mi yutsam, karıştırıp mı içsem, beceremezsek rezil olduk, yok beceremeyiz gibi düşünceler.. O sırada dayım öksürdü. Suskunluk oluyordu devamlı. Bilirim ki suskunluk zamanları hep başıma patlar ve karşı taraf “ne konuşmuyon olm, acayip sessizsin” gibisinden tav eden laflar söyler. Bunu engellemek için dayıma sordum.
- Dayı ya, bu potasyum karbonat Türkiye’de üretilmiyo mu, niye İtalya’dan, Fransa’dan getiriyolar?
- Deyuslar üreticiyi kazıklamak için yapıyo, nolcak?
Beni hep dayıma benzetirler. Fizik, konuşma, vs.. Dayımın taklit etmeyi çok istediğim bi yönü melodik konuşmasıydı. Bir şey istediğinde yada kızdığında melodik şekilde söyler. “Önüne baksana” minör, “Uyuma” majör.. Çok iyi yapıyodu bunu.
- Rıza (minör).. Şu traktörü ileri al (majör)…
Traktör acayip karizma bi araçtır. Yanına oturduğunda, rüzgarda saçların dalgalanır(uzunsa,kısaysa dalgalanmaz), sigarayı da yaktın mı, aktör pozu verirsin hemen..
Traktörden inip dayıma hortumu uzatıp, geri çekiyordum. Bir yandan da o an olmam gereken yerin hep tasarladığım yer olmasını düşünmüştüm. Evet.. İzlanda.. Bi kitap okumuştum. Yanık Njall’ın Sagası (Brennu Njalls Saga-Yapı Kredi Kazım Taşkent Yayınları). İzlanda’yı anlatıyo, sonra keşiler geliyo, “hak yoluna gelin ey kafirler” diyo, bu Njall da kabul ediyo ama paganlar bu elemanı yakıyolar, ordan geliyo şeysi. Kitabı okuduktan sonra duvara koca bir İzlanda haritası asmıştım. Ne olursa olsun, gitmek isteyeceğim ülke..
Buz ülke.. Çamuru olmayan buz ülke..
“Üzüntü ve Muz Kabuğu” devam edecek…
cekirgeplus İzlanda’dan bildiriyor
![]()
Sevgili okur,
Yırttım ulan yırttım! Bu sefer harbiden yırttım.. İzlanda’dayım oluumm!.. Valla var ya abi Yahudileri kazıklamışlar yav.. Kutsal topraklar burası… Buz ülke buz.. Yer yer yeşillikler de var tabi.. Manyak bi yer ya.. Kalıyom ulan ben burda, kurtuldum be hepinizden, siz de benden kurtuldunuz.. Ülke kurtuldu be.. Oh artık ne Türkiyeymiş, ne Avrupasıymış, dünya umrumda değil..
Reykjavik’teyim şu an.. Ucuz bi otel buldum.. Pencerem dağa bakıyo, kenardan biraz deniz manzaram var. Evlerin çatıları renkli renkli.. Açık mavi, kırmızı.. Heykel var bi tane, kadınla adam var, adamın elinde ok var, bi yerleri gösteriyo.. Has Viking.. Thule’yi gösteriyo heralde, masal ülkesini.. Burada bazı yerlerde gayzer falan var, mayoyla giriyon o derece zıtlık yani.. Çiftlik gibi bi yere gittim dün, midilliler vardı bineyim dedim, tepti. Akşam otele geldiğimde, telefon rehberini aldım elime, “var mı burada bi Türk, bi Müslüman evladı” diye baktım. Bi kişi çıktı. Aradım. “Merhaba birader.. İzlanda’dayım ben.. Memleket neresi senin? Yeniyim ben burda.” dedim. “Burda da mı buldunuz lan beni?” dedi, kapattı. Buranın insanları acayip soğuk. Çok sevdim o yüzden burayı ben. Hatunlar güzel, Björk gibin hepsi. Zamanında Osmanlılar gelmiş buraya, kadınları kaçırıp gitmişler. O yüzden pek sevmiyolar bizi.
Bugün sabah erkenden bu memleketin doğu kısmına gittim. Fiyortlar var. Balıkçının biriyle açıldık denize.. Kuzey ulan kuzey.. Okyanus, deniz.. Yok karşında bişey.. Sonsuzluk bu be… Bi de buz her yer.. Beyaz.. Bembeyaz.. Gökyüzüyle yeryüzü birleşiyo.. Bayağı bi içtik. Deniz tuttu bi ara. Biraz uyudum.Radyoda Norah Jones’a benzer buğulu sesli bi kadının sesiyle uyandım.. Çok tatlı bi müzik.. Sonsuzluk… Sonra bizim balıkçı Leifur’un (ben kısaca ‘len’ diyorum) tuttuğu balıkları ızgara yaptık.. Linda yenge manyak güzel yemek yapıyo. Leifur’a iş sordum. Yanımda çalış dedi.. Onun yanında işe başlıyom işte.. Sanırım sonsuzluk sarhoşluğu olacağım ben bu teknede.. Vatandaşlığa nası geçerim diye sordum, “Bi öğretmen kız bul evlen” dediler.. Sonra..
(diriliri dirili diriliri liriliriliri…)
- Zzzzzz…zzzz..zzz.. Hın? Nol? Alo?
- Nerdesin olum sen? Saat 8 oldu hala danalar gibi yatıyon!
- Abi.. Ya.. Zzz.. İzlanda’daydım ben ya.. Rüya görüyodum.. Kapat ya, devam ediyim.
- Yeter ulan yeter. Bi Romanya’ya gidiyon, bi Peru’ya gidiyon. Şimdi de İzlanda.. Bıktım oğlum, git de kurtulalım ya..
- Zzz..
- Gelirken gevrek poğaça al.
Radyo cekirgeplus’tasınız. “Üzüntü ve Muz Kabuğu” devam ediyor. Ama şimdi reklamlar..
- A naber Murat? Üzgün gördüm seni bugün..
- Napiyim Selma, ehliyet kursuna gidicem, ama hangisine karar veremedim.
- Aaaa üzüldüğün şeye bak.. Cincanlar Sürücü kursu var.. Üstelik kredi kartına 20 ay taksit yapıyolar..
- İyi o zaman Cincanlar Sürücü Kursu’na gideyim. Sağol Selma, iyi ki varsın.
- Ne demek canım.
- Cincanlar Sürücü Kursu..
- Motor ehliyeti, B tipi ehliyet, tır,kamyon,forklift ehliyeti..
- 40 yıllık tecrübe..
- Adresimiz..
- 1975 sokak..
- Numara 98..
- Bornova..
- İzmir.. 1975 sokak..
- Numara 98..
- Bornova..
- İzmir..
- Telefonumuz..
- 498..
- 67..
- 85.. 498..
- 67..
- 85..
- (Selma niye birimiz söylemiyo bütün bunları da tek tek söylüyoz? Salak mıyız biz?)
- (Evet Murat ben de bıktım ama salağız biz heralde..)
Yılın son büyük ihalesi : Cekirgeplus Özelleştiriliyor
“Üzüntü ve Muz Kabuğu” ana sponsoru Cashmatic para sayma makinaları iyi okumalar diler..
- Evet. hoş geldiniz diyorum önce..Cekirgeplus’ı bütün threadleri,yazıları,postları,kullanıcı adı, şifresi,ruhu, bedeni ve tüm müştemilatıyla özelleştirmeye açıyorum. İhalemize iki firmanın katılımı kabul edildi. 17 numaralı bayrakla Microsoft ve 56 numaralı bayrakla Oracle.. Evvvet.. İhaleyi 196 milyar muhammen bedelden açıyorum..
Microsoft : 200 milyar dolar..
- Evet, 17 numaralı bayrağa 200 milyar dolara satıyorum, satıyorum, saaa…
Oracle : 220 milyar dolar…
- 56 no.lu bayrak 220 milyar dolar dedi.. Sa…Sa…Sa..
17 : 250 milyar dolar..
- Microsoft’dan 250 milyar dolar..
56 : İkiyüzyetmişbeş..
- Oracle tayfası 275 yaptı..
17 : 290 anasını satiyim..
- 290 milyar dolaraaa 17 numaralı bayrağaaa cekirgeplus’ıı saaattt.. saaatt… tım.. dermişim. Ehe..he..
56 : Üç yüz milyar dolar..
- Elli altı numaralı bayrak üç yüze yapıştırdı ihaleyi.. Gel vatandaş gel.. Satıyorum uleeen… Anlayan alıyor, bilen alıyor..
17 : Üç yüz milyar dolar elli cent..
- Onyedi bi daha arttırdı.. Ulen koskoca Microsoft’sun elli sente mi muhtaçsın be!
56 : Üç yüz yirmi milyar dolar..
- Aslanım benim be.. Oracle’ım be.. Eee Avrupa Birliği vatandaşı olmadan yatırım yapın, karlı çıkın.
17 : Üç yüz yirmi bir milyar dolar..
- Pintisiniz oğlum siz.. Hadi be.. Koskoca memleketi satıyolar, ben şuracığı satmışım çok mu be?
56 : 330 milyar dolar..
- Saa…Saa… ttttt..ttttt..tıtıtıtıt..
17 : 331 milyar dolar..
- Tıtıtı.. tıtıtıt. Saaa… saaa…
56 : 340 milyar dolar..
- Batmış geminin malları bunlıaaa.. Gieeell… Gieeelll…
17 : 380 milyar dolar..
56 : 400 milyar dolar verelim hayrını görelim..
- Yok len öyle hemen iş bağlamaca, ihalede sululuk istemem..
17 : Dört yüz elli kağıt..
- Saaa…Ssss…ssss.. tıtıtıtı..
56 : Dört yüz yetmiş beş..
- Satıyorum.. Satıyorum.. Cekirgeplus’ı Microsoft’a dört yüz yetmiş beş milyar dolara satıyorummm.. satıyorummm… saaa…
17 : Dört yüz doksan..
- On yedi numaralı bayrak yapıştırdı dört yüz doksana..
Microsoft : Dört yüz doksan beş milyar dolar..
Oracle : 500 milyar dolar!
- 17 numaralı bayrağa saaa..
Microsoft : Biz ihaleden çekiliyoruz..
- Ne??? Hı??? Nası yani??
Oracle : Biz de çekiliyoruz..
- Olamaz.. Hayırr.. Yapmayın.. Noldu ki ya??
Microsoft : Kusura bakmayın.. İşçi karakterler galeyana geldi.. Slogan atıyolar meydanlarda.. “Biz malmıyık ki alınak satılak koşak gönlümüzün sevdiğine varak”, “Cekirgeplus maldır ama bizim malımızdır!” gibi sloganlar atıyolar.. Devrimci Dolaylı Tümleçler Sendikası grevde.. Sıfatlar, zarflar, edatlar ayakta.. Bu şartlarda yatırım yapamayız..
- Ya ben ikna ederim onları ya.. Peki siz?
Oracle : Biz zaten kurumsal kimliğimizi güçlendirmek için girmiştik ihaleye.. Ee hisselerimiz de tavan yapınca, gerek kalmadı..
- Olsun anasını satiyim o kadar teminat yatırdınız, ben de onları yerim.
Microsoft : Onlar zaten monopoly paralarıydı.. Keh keh keh..
Oracle : Eee cekirgeplus, burası Silikon Vadisi, burda şark kurnazlığı geçmez, çiğ çiğ yerler adamı…
- Pis kapitalistlerrr!!! Kandırdınız beni.. Allah kahretsin!
* Bugünlerde çok paragöz oldum ben yine.. Şevket Altuğ’un bi filmi vardı. Bunlar çingeneydi.. Ayıları vardı Pakize diye.. Pakize’yi oynatıyolardı ama Pakize hep dağa kaçıyodu.. İşte o ayı gibi hissediyom kendimi.. Dağlara kaçasım geliyor..
Karşılaşma
18 Kasım 2005 Cuma, Kordon Ömerağa Kahve Salonu, Akşamüstü…
Yağmurlu bir gün.. Nargile kokusu ile camlardaki buğular.. Bir sandalye çekip oturdum. Okey taşlarının sesleri çay bardaklarının sesleri.. Uzun zamandır görmediğim bir dostumdu biraz sonra gelecek olan. Kahkahalar sigara dumanları.. Belki biraz heyecan, belki biraz özlem..
Derken kapıdan pos bıyıklı, kahverengi ceketli, çatık kaşlı bir adam girdi. Bulunduğum masaya doğru yöneldi. Ayağa kalktım. Tokalaştık.
- Hoş geldin Fritz..
- Hoş bulduk cekirgeplus..
“Neler yapıyosun” diye sormak gelmedi içimden önce.. Suskunlukla başladık. Ben karşımdaki görkemli tapınağı süzüyordum. O tavana ve çevredekilere bakıyordu. İki çay söyledim.
- Ee, nası gidiyo?
- Nası gitsin.. sizinle nasıl gitsin.. Nefret, nefret,nefret.. Kimsiniz ki siz! Hepiniz birer organizmadan başka bir şey değilsiniz. “Özelim” diye geçinirsiniz, hiçbiriniz beş para etmez.. Aile, gelecek, iş, yüksek mevki için her şeyi yaparsınız. Ahlak dersiniz, ahlaksızlığı da ahlak yaparsınız! Siz, Katrina Dağı önünde buzağı heykelleri yapıp tapınırsınız. Taptığınız şey kendinizden başka bir şey değil!
Biraz yutkundum. Tüm insanlığa sövgüsüne aracılık etmek pek de hoş bir şey değildi.
- Çok kızmışsın.
- Çay parasını ödeyeceğin için seni tenzih ederim.
- Peki Nietzsche gerçekten ağlıyor mu?
- Evet, sinirimden ağlıyorum.
Yatıştırmak için karşı masadaki iki ahuyu gösterdim.
- Nası Fritz? Bizim buranın kızları güzeldir.
- Peh.. İdare eder. Polonya’da daha güzelleri var. Ama en güzel kadınlar Finlidir her zaman.
Yüzünde “eşşek sıpası” der gibi babacan bir gülümse belirdi.
- Peki sana sormak istediğim soruya geldi sıra. Artık anlamışsındır, biliyosundur. Buranın en çok merak edilen sorusu. Tanrı var mı?
- Bu soruna cevap vermeyeceğim.
- Peki şöyle soruyim o zaman. Sen eline bir iğne battığında, ayağını taşa çarptığında “Anne” mi dersin, “Allah” mı?
- Soruş biçimin çok saçma ama ben bir yere ayağımı çarpıp canım yandığında “Hassktr” derim.
- Bu ağır oldu ama.
- Ee.. Şunda anlaşalım, temelimle oynamaya kalkarsan önündeki adisyon çarpılarla dolar, sabaha kadar otururuz burda.
Haklıydı. Kimle dansediyoduk ki yani?
- Peki Kant ne yapıyor?
- Adı Immanuel, daha ne olsun. İsimden kaybediyor bir kere. Kant olsa bi tek öbür tarafta beni delirten amenna..
- Ya Nietzsche, gördün mü bak. Öbür taraftan geliyosun, demek ki ahiret varmış. Kodum mu? 1-0.
- Terbiyeli konuş. Evet kodun. Ama bu iyi bişey mi şimdi?
- Valla aslına bakarsan ben de ahirete inanmak istemiyorum. Mahşer yerinde sosyal fobi çekemiyeceğim.
- Anlıyorum. Hem de çok iyi.
Fazla konuşturup canını sıkmak istemedim.
- Bu çalan ne? Wagner mi?
- Kronos Quartet… Valla burda böyle şeyler çalmaz genelde ama radyodan heralde.
- Ee anlat..
- Valla beni fazla açmasak, pek çıkamayız sonra işin içinden..
- Ben de başlamak istemiyorum zaten ama şunları söyliyim. Kadınlar hakkında yeteri kadar söyliyeceğimi söyledim ama sen hala daha kaşınıyosan bu senin bileceğin iş. Bi de ota boka beni karıştırma yeter. Habire küfür ediyosun, ayıp oluyo.
Çaylar bitti, yerinden kalktı. Vedalaştık.
- Büyük oynamaya devam et cekirgeplus…
- Sen de kendine iyi bak. Ya da ne biliyim, sen daha iyi bilirsin.
Kapıya kadar uğurladım.
Pos bıyıklı, kahverengi ceketli, çatık kaşlı adam iskeledeki kalabalığın arasında kayboldu.
Üzüm Üzüme Baka Baka Kararır – (Müzikli Çocuk Oyunu)
Bakanlığımızın “Her Aileye Bir Psikopat” projesi kapsamında devlet tiyatrolarımızda aşağıdaki oyun sahnelenecektir. Oyunun amacı yarınlarımız 5-8 yaş grubu çocuklarımıza tiyatroyu sevdirmekten öte onların yeni filizlenmiş beyin damarlarına ümitsizlik, nefret, korku ve kaygı aşılamaktır. Böylece devletimiz dünyada kendi eli ile anarşizmi ve anti-sosyalizmi oluşturup muassır medeniyetler seviyesinin zirvesine bayrağını dikecektir. Hem Bolşevik İhtilali hem de Fransız Devrimi bizim devrimimiz yanında hiç kalacaktır. Aşağıda oyunumuzdan bir parça verilmiştir. Sanatçılar oyunun sonunda elele sahneye çıkıp hep bir ağızdan “Üzüntü ve Muz Kabuğu” diyecekler ve izleyicilere anlamsız anlamsız bakacaklardır. Sosyal psikologlarımızın onayıyla ileride bu oyun devamlı hale getirilip ulusal kanallarımızda televizyon dizisi olarak gösterilecektir. Hugo ve benzeri programlar aile kavramını aşıladığı için, Teletubbies isimli program çocuklarımıza eşcinselliği ve gerizekalılığı aşıladığı için, çekik gözlü Japonların yaptığı dana gözlü çizgi filmler de nedensiz olarak yayından kaldırılacaktır.
Kapkara bir gelecek için birlikte hep daha kötüye..
Yeni bir gün doğar üzüm bağlarında.. Şafak sökerken bir üzüm tanesi daha çıkar filizlerden.. İşte o Çocuk Üzümdür. Zamanla Çocuk Üzüm etrafını süzer, dünyayı anlamaya çalışır, merak eder ve bu merakla sorgulamaya başlar.
Çocuk üzüm : Anne ben nasıl doğdum?
Anne üzüm : Çocuğum, tamamen kimyasal. Tüm evren kara maddeyle kaplıydı.. Sonra bu maddenin genişlemesi sonucunda evren uzamaya başladı..Sonra..
Çocuk üzüm : Ama anne o değil, ben nasıl oldum.
Anne üzüm : Bunlar çocuklara söylenmez ama sen tamamen kimyasal bir işlemin sonucusun. Bana fazla bişey sorma, git babana sor.
Çocuk üzüm : Baba, evrende yalnız mıyız?
Baba üzüm : Ulan eşşek sıpası, nerden geliyo böyle şeyler aklına. Yine mi Tanrıların Arabalarını okudun sen?
Çocuk üzüm : Hezeykel kim baba?
Baba üzüm : Fesüpanallah! Kafanız hep böyle şeylere çalışır zaten. Sanane insanların şeysinden.
Çocuk Üzüm durdu. Zaten hep dururdu. Ne annesi ne de babası onun merak ettiği şeylere vakıftı. Bu durum onu çok üzdü. Ta ki Bilge Üzüm’e danışmak aklına gelinceye kadar..
Çocuk üzüm : Bilge Üzüm, Bilge Üzüm.. Kimse beni anlamıyor. Kendimi çok yalnız ve değersiz hissediyorum. Şu dandirik yazar bile bana “çocuk üzüm” diyor, bi adım bile yok yani. Nedir yaradılışımın sırrı, neyiz biz, söyle bana..
Bilge üzüm : Bak şimdi çocuk üzüm. Biz olup olacağı bu toprağın üstündeki asma kütüğünün dalının dalcığının yaprağının filizinin üstündeki bir salkımda yaşıyoruz. Bu kütükler dikilir, sonra toprak sürülür, gübre,ilaç verilir, sonra bi daha sürülür, su verilir, yağmur yağar, sonra yine ilaç verilir. Sonra biz oluruz. Bizi bi şekilde insanlar tüketir, ya şarap olarak ,ya bi kekin içinde yada böyle doğal olarak, fermantasyon geçirmeden. Sonra boşaltım sistemlerinden dışkı olarak kanalizasyon sistemine ordan da ya denize ya da herhangi bir su birikintisine gideriz. Sonra çeşitli evreler geçirerek toprağa geri döneriz. Buna sonsuz dönüşüm zinciri deriz.
Çocuk üzüm : Eeee??
Bilge Üzüm : Ne “ee”si? “ee” si bu.
Çocuk üzüm : Bu kadarcık mı?
Bilge Üzüm : Ya sen ne zannettin?
Çocuk üzüm : Yani tüketilmek için mi varız sadece? Varoluşumuzun hiç mi anlamı yok?
Bilge üzüm : Tamamen kapital olarak. Mesela benim karşı bağda arkadaşlarım vardı. Para etmedikleri için yerine erik ağacı diktiler. Ne kadar para ediyorsan o kadar varsın.
Çocuk üzüm boynunu eğerek uzaklaştı. Güneşe baktı ama salkımın üzerindeki yaprak büyüdüğünden güneşi göremedi. Bu onun boğazında bir yumruya sebep oldu. Baktı, uzandı baktı,yine göremedi güneşi. Oysa ne kadar güzeldi güneşle oynamak, günışığının ona şarkılar söylemesi. Arkadaşına sordu.
Çocuk üzüm : Sence burda niye hep beraberiz, niye birbirimizle olmak zorundayız?
Arkadaş üzüm : Biz ancak bir arada olursak var olabiliriz.
Çocuk üzüm : İyi de o zaman tekimizin ne anlamı kalır ki?
Arkadaş üzüm : Böyle saçma şeyler de hep senin başının altından çıkıyor.
Zaten annem söylemişti senle konuşmamamı.
Çocuk üzüm : Ama sen benim tek arkadaşımsın..
Arkadaş üzüm : Senin tek arkadaşın olarak kalırsam benim de arkadaşım kalmaz. Eee… Tak sepeti koluna herkes kendi yoluna..
Çocuk üzüm güneşe baktı ama yine göremedi. Artık yalnızdı. Kimse yoktu yanında. Ne onu anlayan bir ailesi, ne sorularına cevap verebilen Bilge Dedesi, ne de onu seven arkadaşı vardı artık yanında.. Herkes yabancıydı artık. Düşündü: “Salkım olmadan var olabilir miyim, salkım asma olmadan var olabilir mi, asma toprak olmadan var olabilir mi, toprak yeryüzü olmadan var olabilir mi, yeryüzü evren olmadan var olabilir mi?” ve sonunda.. “Evren varlığını neye borçlu?” Neye, neye, neye,neye?…
Ve sonra yağmur yağdı asmanın dibine. Fırtına,sel götürdü ortalığı Ağustos ayında.. Hep böyle olurdu yaz yağmurları.
Çocuk üzüm uykuya dalmıştı. Uyandı ve çevresine baktı. Asmanın dibinde büyük bir su birikintisi oluşmuştu. Bulutların arasından güneş gözlerini aldı. Ama yaprak hala üstündeydi. Suya baktı. Sudaki aksini gördü sonunda..
“Evet.. Bu benim.. Demek ki salkım olmadan da var olabilirim.”
Normalle Anormalin Hikayesi
Manisa Tımarhanesi’nin sunduğu “Üzüntü ve Muz Kabuğu” hala devam ediyor..
Akşamüstü.. Migros önü..
- Aaa, Ali Abi, Naber abi??
- Teşekkür ederim. Sen nasılsın?
- .ok gibi Allaha şükür abi.. Yenge napıyo abi?
- İyi. Sağol.Teşekkür ederim.
- Abi beni yarın akşam yemeğe davet etsenize.
- ?! Anlamadım?
- Yarın akşam sizdeyim abi.
- Esin’e bir sormam lazım.Yarın işimiz olabilir.
- Nişanlımla gelicem, ona göre.
- Olur zannederim.
- Tamam ben seni ararım abi, canım abim benim ya, çok seviyorum seni ya.
- Görüşürüz.
Gece.. Yatak Odası..
- Hayatım yarın akşam misafirimiz var.
- Kim o canım?
- Yeni tanıştık. Otobüste benim gazeteyi okurken başladı arkadaşlığımız. Sohbet Fenerbahçe maçından açıldı.Biraz garip biri. Saf bir çocuğa benziyor ama.
- Peki. Ben işten biraz erken çıkıp alışverişe giderim. Faturaları sen yatırır mısın?
- Tamam… Esin soldan sağa on sekiz harfli, “Aşk-ı Memnu” nun yazarı kimdi?
- Halid Ziya Uşaklıgil.. Of Ali, ışığı kapatıyorum, bırak artık şu bulmacayı. Sütünü de içer misin? Hem prebiyotik..
- Peki hayatım iyi geceler..
- İyi geceler..
Ertesi akşam.. Yemek..
Ali : Nişanlınla geleceğini söylemiştin. Ne oldu acaba?
- Abi ayak yaptım ben ya.. Yok benim nişanlım falan. Çağırmazsınız diye öyle söyledimdi. Yenge eline sağlık, börek manyak olmuş.
Esin : Kız arkadaşınız da mı yok?
- Yok ya napalım böyle.
Esin : Bence bir öğretmen kız bulup evlenmelisiniz.
- Yok olur aslında da. Sigara içiyorum. Günde 2 milyondan ayda 60 milyon. Hatun olursa “sigara içme,öpmem” der. Sonra haftasonu sineması,kafesi zartı zurtu 40 milyondan ayda 160 milyona gelir. Böyle daha ekonomik be abla. Ha bi de kültablası verivercen mi be?
Ali : Bence sigara içmemelisin. Çok zararlı. Kalbe zararlı, akciğere zararlı. Bir tek sigaranın ömründen kaç gün çaldığını biliyor musun?
Esin : Bence de içmemelisiniz. Ama demokratik olmak gerekirse size kül tablası vermeliyim. Paradigmalarınızı değiştirmeniz lazım bu arada.
- Araba var mı sizde abi?
Ali : Var lpgli.
- Ha, bende de var da daha işletmedim ruhsata lpgyi.
Esin : Ama işletmelisiniz.
- Doğru, ceza yazarlar, sallıyom ben de.
Ali : Ceza yazacaklarından değil, bu bir vatandaşlık görevi.
- Abi çok seviyorum ben sizi ya. O kadar normal insanlarsınız ki, süper ya..
Esin : Normallikle anormallik meselesi değil. Herkesin normali-anormali farklıdır.
- Yenge nerde çalışıyonuz siz?
Esin : Devlet Planlama Teşkilatı.
- Ooo, işler tıkırında. Abim de öğretim üyesi. Allah mutlu etsin. E neler yapıyosunuz bütün bi hafta?
Esin : Haftada üç kez tiyatroya gideriz mutlaka. Sonra arada konferanslar, kişisel gelişim seminerleri… NLP ye de gidiyoruz zamanımız uyarsa.
- Ya çok sevdim ben sizi yaa.. Arkadaşlarınız da vardır. Hep birlikte gidelim ya beni de çağırın be nolur be..
Ali : Hmm.. Yani tabi uygun bir zaman olduğunda çağırırız seni de.
- Seviyorum ya, hepinize yeter benim sevgim ya.. Çok tatlısınız yaa..
Esin : Anlıyorum. Biraz daha börek alır mısınız?
Günler sonra.. Gece.. Yatak Odası..
- Valla hayatım ben de bıktım ya.. Arıyo habire, “Ali abi şöyle oldu, Ali abi böyle oldu”
- Derhal bu adamla ilişkini keseceksin Ali. Anladık eşcinsel değil,mafya değil, hayır işin ilginci vergi mükellefi bi de.. Ya daha bugün aradı, niye verdiysen evin telefonunu.
- Ne dedi?
- “Yenge, börek göndersene benim işyerine” Ne kadar laubali, ne kadar seviyesiz! Ne kadar… Ahh.. Ali kurtul şundan, sülük gibi yapıştı. Ya o, ya ben!
- Bana da açtı bugün. Yok rehbermiymiş neymiş, bunun bi rehber abisi varmış, adam evinde yılan balığı besliyo diye karısı kovmuş. Anlamakta zorluk çekiyorum artık.
- Derhal Ali derhal..
- Canım sen kitabına devam et. Ne okuyorsun?
- Ahmet Altan “En Uzun Gece”..
- Seni seviyorum. Geçecek bu kötü günler..
Ertesi gün.. Gazete bayiinin önü..
- Ali abi, abi görmüyon mu beni abi, naber abi?
- Teşekkür ederim, sen nasılsın?
- .ok gibi Allaha şükür abi. Operaya gidelim mi yarın abi? Çok seviyorum sizleri.
- Ben de senle bir şeyler konuşacaktım.
- Hemen abi, dinliyorum abi.
- Bu arkadaşlığı burada noktalıyoruz. Üzgünüm.
- Nası yani? Olur mu ya.. Abi bırakmayın beni. Komayın yalnız buralarda.
- Üzgünüm. Artık seninle görüşmek istemiyoruz.
- Valla tek normal arkadaşım sizlersiniz abi. Yapmayın, etmeyin, eylemeyin.
- Normallik değil, anlamıyor musun? Sen bi acayipsin. Farklısın diyerek seni küçümsemek yada yüceltmek istemiyorum ama yani ayrısın.. Çok ayrı bi yerdesin.
- Abi yapmayın ya alın beni aranıza ya..
- Lütfen.. Bak şimdi gazete bayiindeydik. Ben Cumhuriyet gazetesi okuyorum, ya sen? Bulvar gazetesi okuyorsun.
- Abi cd veriyo diye aldım valla. Normalde ben Referans gazetesi okuyorum.
- Onu da bitmek tükenmek bilmeyen köşeyi dönme hayallerin için okuyorsun. Bırak allahaşkına..
- Abi yapmayın ya.. Lütfen ya..
- Normal insanların normal yaşamları vardır. Bak mesela ben sadece bir memurum. O kadar. Ne ulaşılamayacak ideallerim ne de abuk subuk hayallerim var. Derin hayat teorileri de üretmiyorum senin gibi. Yani gereği yok ki bunların. Ben gidiyorum. Lütfen bir daha arama.. Çık hayatımızdan artık!
- Ben sizsizzz neee yaparımmm, gece gündüzzz ağlarıımmm..
- İyi günler.
- Öyle olsun.
Gül ile Bülbül (En Güzel ve En Rezil Hikayeme)
Arka Sokak Kafe’de o gün sıradan bir gündü. Bana baktı heyecanlı heyecanlı. Medusaya benzeyen şahsın şirin şirin gülümsemesi vardı yine. Böyle durumlarda erkekliğin onda dokuzu tanrının yarattığı en güzel şeyin farkına varmaktır.
- Eee.. Neymiş bana söyleyeceğin önemli şey?
Ne diycem lan ben şimdi? Söylemesem, yok söyliyim, boşver ya, söyle söyle, toparlasak ilerde söylesek, yok yok bodoslama dal direktman.
- (Gözlerine değil, kapıya bakarak) Şimdi soracağım soruya cevabını yaklaşık olarak biliyorum. Yüzde doksandokuz ihtimalle ‘hayır’ olacak ama tabi bi yüzde bir olasılık var. Gülme,zor konuşuyorum. İlk defa şu kapıdan başım dik çıkabileyim. Tüm ihtimalleri göz önüne alarak soruyorum. (bu sefer gözlerine bakarak)
Benimle evlenir misin?
S.çtık. Dan diye böyle, tabakhaneye mi giriyon be adam. Zaten soruya bak direkt karamsar biçimde sorulmuş, “beni işe almazsınız ama ben yine de cv mi bırakayım gibi”. Ulan olsun acayip yük kalktı be. Neyse..
- (Büyük bir nefes alıp vermeyle) Yani ne desem Rıza. Yani ben hayatımda ilk defa evlenme teklifi alıyorum. Ama..
- Yani ben de ilk defa. Yani ben, ee..
- Şu sıralar ne seninle ne de başkasıyla evlenmeyi düşünmüyorum.
- (?? Bu ne demek lan, şu sıralar gündemimizde böyle bi konu yok gibi) Evet, ehem..
- Ama nası olabilir zaten, sen bana aşık mısın?
- Yoo.. Ben.. Dört yıl önceki gibi değil ama ben.. Yok değilim ama seviyorum. (Salaksın oğlum sen safsın bi kıza iki defa üst üste aşık olunur mu? Kabız!)
- Hayır.. En yakınında ben olduğum için sevdiğini zannediyosun.
- Yok öyle bir şey.Eee.. Dört yıl geçti, dört yıldır..
- Tam dört yıl değil ama arası boş geçti.
- Senin yüzünden ama benim yüzümden değil ki..
- Hayır, şartlar oluşmadı bi kere. Bu konuyu hiç konuşmadık olsun tamam mı?
- Hayır konuşuldu, red cevabı aldım olsun.
- Hayır konuşmadık.
- Yok reddedildim olarak daha iyi.
- İlerideki masada arkadaşlarım beni bekliyor. Kalkalım mı?
- İyi kalkalım, napalım.
Kalktık. O arkadaşlarının yönüne doğru baktı. Ben de tam yüzlerini seçmediğim gruba el salladım. O da bu hareketten uyuzlanmış olacak ki rengi bir kere daha attı. Hesabı ödedim. Sonrada cebinden mp3 playerımı çıkardım. Böyle durumlarda erkekliğin onda dokuzu hiçbir şey olmamış gibi yapmaktır.
- Bak yeni aldım. 256 megabayt, 64 şarkı alıyo, radyodan kayıt edebilme özelliği var, ayrıca flash disk olarak d kullanabiliyosun.
- Sonra görüşürüz.
- Tamam hadi iyi akşamlar.
Aradan biraz zaman geçti. Buraları atlıyalım tabi. Dandirik bi hikaye zaten, edip edeceği 25 bilemedin 30 kb.. O kadar yani ağırlığı.. Zaten yaz anam yaz bişey olduğu yok. Bi kişi de “aşkım yazılarını okuyorum. Telefon numaram şu. Ara beni.Öpüyorum.” demez ki. Valla abi şurda bak 17. yazı, tık yok be, bu kadar mı gudubet bi yazı dizisi bu. Okuyucu da zaten sallamasyon. Ulan vicdansız allahsız kitapsızlar, bi gün olsun şu herif ne yer ne içer sordunuz mu be! Çok da umurumda. “Anaaa herife bak ne komik!”, “Ay çok tatlı,ne güzel”, “Yine ne saçmalıyo bu?”.. Ha bi de keşif uzmanı. Keşfedeceksen keşfet oğlum sen de. Öyle sessiz sessiz ne duruyon orda.. Sat şu yazıları bi yere, metaya çevrilsin, aşk hikayemi de meta yaptım bak, daha ne ediyim? Bak muhasebeci para istiyo, stopaj var daha.. Hadi be ordan! Neyse.. Arada bi ton şey oldu. Onları bi yazı biçimine çeviremediğim için yazmıyorum zaten iyi şeyler değildi. Zaten şu Microsoft Office denen şey habire yazıların altını çiziyo,’düzelt’ diye emrediyo. Sen kimsin lan? Ben bilmiyom sanki yazmayı, konuşma dili oğlum bu. “Gerizekalı Microsoft” Hadi düzeltsene lan düzeltsene,akıllı yapsana. Nesinki sen? Robotsun oğlum işte robotsun! Varoluşun 1 lerle 0 lar üzerine kurulu. Hadi be ordan! Neyse sona gelelim.
Günlerdir görmemiştim. Kafenin penceresinden dışarı bakıyordum. Evet birazdan gelecekti. Barışacaktık. Artık sinirli değildir hem. Evet fındıklı sütlü çikolata seviyomuş, aldık,tamam. Tuvalete gittiği anda montunun cebine koyacağımız çiçek tamam. Bütün hazırlıklar tamam. Roger that. Evet geliyo… Anaaaamm.. Du bakalım neler olacak.
Kapıdan girdi. Elinde altı-yedi tane kitap vardı. Demek ki kötü haber, iadeye gelmişti her şeyi. Reklamcılık kitapları vermiştim. Elindekileri hızla masaya bıraktı. Sonra çantasından altı tane daha çıkardı.
- Ben tuvalete gidicem, geliyorum.
- İyi..
Eyvah eyvah. Hatun sinirli.. Duman çıkıyo abi.. Dur bakalım çikolatayı çıkaralım. Evet.. Geldi..
- Bak Rıza, sen ruh hastasının tekisin tamam mı? Nerden neler kurguluyosun anlamıyorum.
- Öyle mi? Evet kurgu bi yaşamım var benim. Ben de gerçek değilim aslında.
- Ben bu ilişkiyi bitiriyorum.
- Hangi ilişkiyi? İlişki mi var şu anda?
Çikolatayı yemedi. Ben yarısını yiyip, yarısını da cebime koydum.Okuyucuyu fazla sıkmamak için buralardaki bazı yerleri de atlıycaz. Özet olarak işte her ayrılıkta taraflardan birisi diğerine ruh hastası der. Sesini yükseltir. Diğer tarafın gözleri dolar. Yan masadakiler bakar, rezil olursun işte..
- Ben gidiyorum.
- Gidebilirsin.
Bir hışımla çıktı kapıdan. Öyle kaldım. Böyle durumlarda erkekliğin onda dokuzu bakakalmaktır. Silkelenip, kalktım. Kitapları topladım, on-onbeş tane vardı, ağırdı da. Hesabı ödeyip çıktım.
Kıbrıs Şehitleri’nde koşmaya başladım. Fazla uzaklaşmış olamazdı. Zaten Cami’nin oradaki durağa gidecekti. Yolda kitaplardan birini düşürdüm elimden. İki üç genç bakıp güldü. Yerden alıp devam ettim.
Işıklarda yakaladım. Beni gördü. Kafasını çevirdi. Cebimden çiçeği çıkarıp verdim. Gülümsemesini tuttu. Almadı. Ben de yanımdakilere aldırmayarak, (Alsancak’ın göbeğinde) çiçeği yedim. Bu sefer gülümsemesini tutmadı.Böyle durumlarda erkekliğin onda dokuzu manyaklıktır.
Durakta tekrar yanına gittim. Beraber otobüse bindik. Yanına oturdum.
- Ne bakıyosun kardeşim oturamam mı? Belediyenin otobüsü!
Gülümsedi yine. Zaten bu gülümsemeleri yüzündendi ya herşey.
- Ya iyi de Hande, bi şey sorcam?
- Ne?
- Torba niye getirmedin yaa? Nası götürcem ben bu kadar kitabı?
- …
Bu gibi durumlarda erkekliğin onda dokuzu strateji falan dinlemeden elinden geleni yapmak ve çoğunlukla da zırvalamaktır.
- Zaten dört yıl önce de beni böyle yarı yolda bıraktın..
- İşte Rıza, sen her sefer aynı şeyleri, söylüyosun. Ben ne desem, bana bişey bulup söyleyeceksin. Bu kadar dinledim seni..
Evin olduğu durağı geçtim. Onun evi üç durak ilerdeydi. Beraber indik.
- Tamam işte gelme ben giderim. Bak durakta ayrılıyoruz tamam mı?
- Tamam ama..
- Arama beni bi daha..
- Olur aramam..
Yarım kalmış çikolatamı yiyerek eve döndüm.