«586»
“O-to-büs gel-di, du-rak-ta dur-du, düüüüüüüüüttttt”
![]()
586
otobüs hikayeleri
bir cekirgeplus şeysi
Keywords:
Bir cekirgeplus yazı dizisi daha.., kendine giydirmek, herkese giydirmek, argo ağızlar, entellik dantellik, bir öğretmen kız bul evlen, ukalalık, küstahlık, çok bilmişlik, kendini bilmezlik, bir öğretmen kız bul evlen, baş ağrısı, diş ağrısı, göz ağrısı, kalp ağrısı, kıç ağrısı, bir öğretmen kız bul evlen, mide bulantısı, düşük tansiyon, sigara öksürüğü, bir öğretmen kız bul evlen, USE CS GAS AND BOMB, yazar ne yazar ne yazamaz, bilinçaltı turu rehberi, ecnebice tercüman, nur yüzlü serseri, bir öğretmen kız bul evlen, USE FLASHBANG, İngilizcesini yaz havalı olsun, beyefendi dediklerinizden hiçbir şey anlamıyorum, bu iki noktalar niye, köşeli parantezin hüznü, iki nokta üst üste aç parantez, bir öğretmen kız bul evlen, BREACH AND CLEAR, anaaa herife bak ne komik, ayy ne romantik, beyefendi yazdıklarınızdan gerçekten hiçbir şey anlamıyorum, bir öğretmen kız bul evlen, GAS AND CLEAR, ne yani şimdi de otobüslere mi dadandınız?, dalga geçmediğiniz bir şey kaldı mı?, beyefendi kusura bakmayın ama yazdıklarınızdan hiç mi hiçbir şey anlamıyorum, neler saçmalıyorsunuz siz?, bir öğretmen kız bul evlen, DEPLOY STING GRENADE, yine yırtamadık, bu işte bok gibi para var, koyacaksın üç tane bilgisayar, bir öğretmen kız bul evlen, DEPLOY CS GAS, memur olmak lazım, sigorta, maaş, ssk, serbest meslek makbuzu, stopaj, muhtasar beyanname, bir öğretmen kız bul evlen, DEPLOY FLASHBANG, swat4, vice city, battlefield, fifa, neler oluyor hayatta, bir öğretmen kız bul evlen, BOMB AND CLEAR, beyefendi dediklerinizden şu ana kadar bir şey anlayabilmiş değilim, şaka mı yapıyorsunuz, biraz da ciddi yazın, kakari kukuri, bir öğretmen kız bul evlen, ROGER THAT.
Dikine not 1 : “586” dört yıl önce başlanmış ancak sadece ismi konulmuş bir senaryoydu. Balçova – Üçyol Metro güzergahındaki otobüsün numarası. Hani 110 mu ne öyle bir rock grubu var, geçen sene çıktı, Taksim bilmem ne otobüsünün numarasını koymuşlar, oradan değil yani.. Arakladı demeyin sonra..
Dikine not 2 : cekirgeplus©2006, Her hakkı saklıdır. İzinsiz her türlü alıntı, forward, kopyala+kattır, vs. yapanın kafasını kırarım. Yakalarsam muck muck.. (Tehdit yoluyla telif)
Dikine not 3 : Hiçbir şey DEĞİŞMEYECEK.. Beş yıl önce aynı şeyleri konuşuyorduk, yirmi yıl sonra da aynı şeyleri konuşacağız..
“ALL ANIMALS ARE EQUAL
BUT SOME ANIMALS ARE MORE
EQUAL THAN OTHERS”
Animal Farm, George Orwell
«586/1» İzmir’de bir gün
Saat 07:30’da Nokta durağından güzel denebilecek derece sadece üç tane kız Alsancak otobüsüne biniyor.
Birincisi Metro durağında, ikincisi Çankaya’da, üçüncüsü Hocazade durağında iniyor. Birincisi iyi giyimli, deri çizmeleri var, abartılı makyaj yapıyor. İkincisi orta halli, bir eczacılık şirketinin verdiği eşantiyon dosyalardan taşıyor. Üçüncüsü yataktan kalktığı eşofmanla dışarı çıkmış, diğerlerinden genç, dersaneye gidiyor. Elinde testler var, onları çözmeye çalışıyor ama gözü pencereden dışarı kayıyor, uyukluyor. Yanında oturan takım elbiseli, kafasına jöle boca etmiş adam büyük ihtimalle muhasebeci. Kravatında işportadan aldığı yada doğum gününde hediye edilen fakat çekmecede birkaç yıl durduktan sonra artistlik olsun diye takılan iğne var. Takım elbise Kemeraltı’ndan ama o Beymen’den almış gibi göstermek için koltukta iğne varmış gibi devamlı dik durmaya çalışıyor, bir o yana bir bu yana hareket ediyor. Yanında ayakta duran yaşlı adam ona pis pis bakıyor. Yaşlı adam gözlüklerinden de anlaşılabildiği gibi büyük ihtimalle emekli öğretmen ve öğretmen evine gidiyor. Burada akşama kadar demleniyor, çünkü dışarıya göre ucuz. Arkasındaki kötü giyimli (eflatun pantolonlu) adam kenar semtlerden. Semtinden otobüs bulamadığı için her sabah bu güzergaha geliyor. Karısı büyük ihtimalle temizlikçi, kendisi çalışmıyor, karısından aldığı paralarla mahalleden uzak olduğu için her sabah bu otobüse binip son duraktaki kahveye kumar oynamaya gidiyor. Orta kapının dibindeki iki liseli kızdan birisinin eteği bayağı diz üstünde. Güzel ve havalı bir kız. Ama yanındaki arkadaşı tombul ve bacaklarının gözükmemesi için eteğini neredeyse yere değdirecek. Tombul olan, diğerin yüzüne bakmadığında ona kaşları çatık bir şekilde bakıyor. Dörtlü bölümde oturan yaşlı kadınlar devamlı suretle konuşuyor. Her birinin elinde örgülerini koyduğu, eczanenin promosyon olarak verdiği bezden yapılmış torba var. Kucağında iki-üç aylık bebeğiyle genç bir kadın kendisine verilen yere oturuyor. Bir yandan da çocuğu susturmaya çalışıyor. Çocuk ağlıyor, insanlar homurdanıyor, bazılarının uykudan kaymakta olan gözleri açılıyor. Şöför her durakta “arkalara yanaşalım” diye bağırıyor. Herkes birbirini ittiriyor, homurdanıyor. Her durakta önden arkaya doğru bir hiddet akışı oluyor. Otobüs her durakta bir doluyor, bir boşalıyor.
İzmir’de bir gün böyle başlıyor.
«586/2» Meral Abla
Meral Abla, Hocazade’nin önündeki durağın kentkart gişesinde çalışıyordu. Yağmurlu bir günde olmuştu tanışmamız…
- 2 milyon tam..
- Oğlum yine mi ektiler seni?
- Ektiler be abla.. Bu İzmir’in hatunları böyle.. Hem çağırıyolar hem ekiyolar.. Anasını sattımın şemsiyesi de ters döndü yine..
* * *
- 5 milyon tam..
- Ooo zenginsin bugün..
- Evet.. Bayan yanı olsun lütfen..
- Olllduuu.
- Pencere kenarı olsun bi de..
- Klimalı da olsun mu?
- Evet ayakları üşüyo insanın.. Olsun olsun..
* * *
- 7 tam…
- Oğlum ben sana bir şey sorucam.. Şimdi bizim çocuk üniversite sınavına giricek.. Nereyi yazsın bu..
- Lise ne?
- Meslek lisesi.. Bilgisayar..
- Kasmasın dört yıllığa.. Bi bok olmuyo dört yıllıktan.. İki yıllık yazsın, açıköğretim işletmeden dörde tamamlasın..
- Biz de diyoz oğlum uğraşma en azından açıköğretime gir.. Hem aynı diplomayı veriyolarmış..
- Hikaye.. Adamlar salak mı gidip kapalısını okuyolar…Ama askerliği ertelemek için para ödediğin yer işte.. Ben ordayım ordan biliyom..
- Şimdi yazmasın mı dört yıllık..
- Yazmasın.. Kafayı duvarlara çok vurur sonra.. Teknisyen falan olsun işte.. İki yıllık..
- Ne yazsın başa..
- Birinci ayakta aman birinci tercihte deü bilgisayar yazılımı tek geçerim.. Gerisi ona kalmış..
* * *
Tabi aradan zaman geçti baya…
- Abla voleyi vurdum, 10 kağıt tam..
- Ne ablası birader.. Ne diyon lan sen?
- Pardon.. Görünmüyo tam da bu pencereden.. Meral Abla nerde?
- Ne biliyim ben nerde? Meral Ablanın bekçisi miyim ben?
- Başka kulübeye transfer oldu demek..
- Çene yapma da al, sıra var..
- Ne artisleniyon len?
- Uzatma..
- Ulan var ya bu pencereye hortum dayar, suyla doldururum kulübeni, akvaryum balığı olursun ha!
«586/3» İsli Karga
Babam emlakçıydı.. İzmir’in en eski, en büyük emlakçılarından.. Ama tabi o zamanın (80 ler falan) dünyası bambaşkaydı.. Lambri vardı bi kere.. Hasırdan koltuklar filan işte..Bizim dükkanın olduğu apartmanda Amerikalılar otururdu, NATO’da falan çalışırlardı.. Subay,asker,konsolosluk görevlisi.. PX den alışveriş yaparlardı, kese kağıdından torbalarla gelirlerdi.. Dodge olurdu daha çok altlarında.. Bir de çocuklarının bindiği servisler Chevrolet minibüs idi..
İş geniş olduğundan pederin dükkana ipsiz sapsız bi ton da adam takılırdı.. Boş gezenin boş kalfası ama bi şekilde bi yerlerden yırtmaya hevesli bir avuç insan.. Mesela arsacılar olurdu.. Arsa komisyoncuları.. Bunlardan biri de Naci Abi idi.. Sarhoş Naci.. Cebinde kanyak şişesiyle gezerdi hep.. Karısından ayrılmıştı.. Yuvası yıkılmıştı içki yüzünden.. O zaman nefret ettim zaten içkiden.. Çocuğu onu görmeye gelmiyodu.. Bazen o görmeye gidiyodu okulun bahçesine.. Ama çocuğu utanıyodu belki.. Görüşüyodu ama aramıyodu..
İsli kargaya çıktı adı.. Sigaradan ve içkiden koyu olan teni (Arap Naci diğer adıyla) griye bürünmüştü.. Köşk gibi bi yer vardı metruk Güzelyalı’da.. Orda kalıyodu diğer ayyaşlarla… Sonradan orayı valilik müze gibi bişey yaptı, kovdu bunları..
İsli karga arsa komisyoncusuydu.. Bizim peder ev sattığından müteahhitleri tanırdı.. İsli karga da bu müteahhitlere arsa bulurdu.. Ama çoğu zaman hatta hep beş kuruş alamazdı komisyon sattığı arsalardan.. Müteahhitler rakı, şarap parası verirlerdi, trilyonluk arsaları İsli Karga’yı aradan çıkarıp alırlardı.. Villalık arsalar, kooperatif arsaları, fabrika arsaları.. Dönen trilyonlar, rüşvetle alınan imar izinleri, süper lüks villalar bir yanda.. Öbür yanda ise yıkılmış bir yuva, sarhoş bir adam ve sigara dumanı kokan, yamalı bir ceket…
Babam bi şekilde ev işinden geçiniyodu, kiralık-satılık falan.. Ama İsli Karga şarap parasına kış günü arazilere gidiyodu.. Sonunda bir gün…
Yanında bilet parası yokmuş.. Hava da soğukmuş.. Hep yürürdü fakat, o günler de hastaydı, para olmadığından gidemiyodu tabii doktora.. Bilet parası vermeden otobüse binmeye kalkmış, şöför de bunu kapı ağzında ittirmiş… Bizimki de kafasını asfalta çarpmış.. Beyin kanamasından ölmüş dediler sonra..
«586/4» Üç duraklık aşklara…

Hmmm… Kokunu alıyorum.. Kaçırma gözlerini.. Niye bakıyosun ki imdat çekicine.. Bu camlarda çiçek resimleri olsa.. Bahçe yapsak bu otobüse, top oynasak üstünde.. Kaldırıma park edip vuslata kavuşsak.. Havalandırma kapağının arasından gözüktüğü kadar küçük değil ki gökyüzü.. Yada burada olduğu kadar zor değil ki dışarıda nefes almak.. Ellerinle saçlarını düzeltme.. Bırak kalsın öyle gözlerinin önünde.. Parmaklıklarının arasından göreyim kristalleri.. Ama ya düşersem dibine o kristallerin.. İncitmez mi.. Yırtmaz mı derimi.. Tutunma hiç fren yapar diye tutamaklara.. Sarıl ceketime, götüreyim seni sonsuz yolculuklara… Hmm.. Biraz daha yaklaş.. Ama tabi fortçu zannedebilirler.. O da bi gelenek ama.. Bana uymaz.
- İlerleyelimmmmm….
Tamam lan, yürüyoz.. İçine ediyonuz olayın.. Neyse.. Bu otobüs çileler çekse, sonra ulaşsa mutluluğa.. Yağmurun içinden çıksa gece, aydınlık sabaha varsa.. Selvi Boylum Al Yazmalım olsak senle.. Hep mutlu sonla bitse filmlerimiz.. Yada mutlu sona gerek kalmasa hep.. Bakma öyle bana.. Ve kaçırma yine bakışlarını.. Uçan halı gibi olsa.. Semaya yükselsek, hiç inmesek.. Yıldızları izlesek ordan, dünyaya nanik çeksek.. Duvaklarla mendiller bağlasak kapı aralarına, rüzgarda savrulsa bunlar otobüs giderken… Havalandırma kapaklarını açsak güller yağsa demet demet koynuna.. Çiçek Abbas gibi olsam, alsam bu otobüsü gezdirsem seni..
Kırlara sürsek baharın, kuzuları sevip, kiraz toplasak.. Papatyalardan taç yapsam sana, leylaklardan bilezik…
- Orta kapıııııııııııı…
Allah cezanızı versin ödüm patladı… Öhöm… Arkalara ilerlesek de hep ileri gider otobüs.. Biz geriye gitsek de geriye döneceği hep beklesek.. Sabahlasak o olmayınca, kahvaltı boğazımızda kalsa yutkunamasak.. Ağlamaları hep kahkahayla bitirmesek bir gün de.. Sonra neden düşünüp de niye ağladım demesek.. Hıçkırığımız kalmasa boğazımızda… Her veda suskun bitse sonra baksak arkamıza defalarca.. Sonra koşsak tekrar sarılsak.. Ve bu sarılmalar hiç bitmese.. Dolsa günlerimiz gecelerimiz birbirimizle, isimlerimizi dudaklarımızdan düşürmesek.. Düşerse toplasak yerden, öpüp tekrar konuşsak onları.. Sonra bi daha toplasak üfleyip şişeye koysak.. Sonra bu şişeyi denize atsak birimiz kaybolursa öbürünü bulsun diye..
- İnecek varrrrrr….
Gitmesen böyle haber vermeden yüzüme bu belirsiz bakışı atıp.. Basmasan o düğmeye, inmesen o kahrolası basamaklardan… Camdaki buğuyu silmesek ellerimizle, buğulu kalsa yüzler sonra hatırlamasak.. İndiğinde bakmasan geri, çevirmesen tekrar başını.. Ben de böyle bakakalmasam ve iç çekmesem.. Ve yine hep eve dönmesem de bi gün de senin kıyına vurup, o kumsalda sabahlasam…
«586/5» Kardan Adam
Cin, Cem ve Can üç kardeştiler.. Babalarının adı Donald değil Murtaza idi. O gün kar yağmıştı.. Hep birlikte çıkıp önce kar topu oynadılar.. Sonra kardan adam yapmaya başladılar..
- Kardan adam yapalım, burnuna havuç takalım, üşüyor bu havada, boynuna atkı saralım..
- Hadi Cem kömürleri getir!
- Tamam getiriyorum Can, Cin sen de çıkar şu şapkayı başından!
- Ya, binim ya, şıkaymam!
- Kardan adam yapalım, gözüne kömür takalım, üşüyor bu havada, şapkayı giydir başına…
- Hah çok güzel oldu..
- Düğmelerini de koyalım şöyle.. Süpürgeyi ver Cin!
- Veymem ya, bıyaakkk.. benim oo..
Derken yanlarına dört tane büyük çocuk geldi.. Serseriydiler…
- Napıyonuz lan piçler!
- Ya piş demeyin, babama söyleyim..
- Dağılın lan!
- Ya elleme kardan adamımızı..
- Hahahaha.. Bizim lan o artık.. Hadi dövmeden defolun gidin!
- Sizi babama söyliycem!!!
Cin, Cem ve Can koşarak uzaklaştılar.. Serseriler kardan adamı aldılar..
- Ehehe.. .pneye benzemiş lan şuna bak..
- Götürelim bari otobüse.. Dövelim bi güzel eheheh..
- Hahaha.. Nası da sırıyo pişmiş kelle gibi.. Lan kardam adam ağzına sçarım senin ne gülüyon len!!
- Hadi yüklenin şunu götürelim..
Serseriler kardan adamı aldılar, otobüs durağına gittiler.. Kardan adamı bazı parçaları düştü, eridi asfaltta.. Canı çok acıdı..
İlk gelen otobüs boştu.. Serserilerden biri hemen atladı otobüse, şöförün boğazına bıçak dayadı..
- Sür bakalım şöför efendi! Burada olanlardan kimseye bahsedersen girerim şahdamarından haberin olsun..
Diğer üçü kardan adamı otobüse bindirdiler.. Koltukların arasında tam ortaya getirdiler.. Kardan adam üzgündü, çok üzgündü..
- Ehheee.. .pneye bak.. Dötüne sokalı mı lan havucu şimdi.. Hahaha…
- Yap abi, nıhaahahaha şapkaya bak alıyim şapkasını şunun keltoş kalsın ahahaa
- Dur tokatliyim biraz şunu.. Şlappp… Ne dedin sen… Şlaappp.. Ne dedin sen.. Şlaapp…Ahahahaha..
- Abi bi fikrim var ehehehe.. Çok güzel olacak.
- Söyle bakayım..
- Şimdi napacaz biliyon mu?
Serseriler daire oldular.. Kardan adamı birbirlerine atıp tutmaya başladılar.. Kardan adam bir serseriden diğer serseriye savruluyordu.. Kardan adamın sinirden gözleri doldu ama bırakmadı gözyaşlarını… Birdenbire ortada durdu ve hepsine birer yumruk çaktı, serseriler camlara yapıştılar..
Sonra kardan adam kollarını dimdik tutarak kaldırdı ellerini yukarıya doğru.. Ve gökyüzüne baktı..
- Tanrı şu yaşadığım yer Sodom’un başına indirsin gazabını.. O Sodom ki Gomorrah’ın kardeşi… Ve yeryüzündeki bütün günah kentlerinin atası… İndir gazabını ki insanlar zulmetmesin hiçbir canlıya hiçbir cansıza.. Ve tüm alemler bir daha anlasın ki adalet her zaman yerine getirilir Hak’tan…
Ve Kardan Adam ellerini indirdi.. Gökten büyük çığ parçaları düştü kentin üzerine.. Her yer çığla kaplıydı.. Bembeyaz oldu şehir, görünmedi bir tek siyah nokta bile.. İnsanlar, kuşlar, kediler, köpekler,ağaçlar, solucanlar… Hepsi öldü..
«586/6» Normalle Anormalin Hikayesi – 2
- Ooo.. Abi naber ya? Tanıdın mı?
- … Eee… İyi.. İyiyim… Tanıdım. Tanımam mı?
- Ehehe… Görüyon di mi tesadüfü? Otobüste karşılaştık yine.. İlkinde de otobüste muhabbet etmiştik. Fener muhabbeti. Çok özledim seni ya.
- Eee.. Hatırladım evet. Nasılsın?
- Bok gibi Allaha şükür abi. Abi nası gidiyo Fener ama. Tam gaz, ilk yarıdan garanti ettik her şeyi bea…
- Bak.. Eeee.. Neyse tamam, sonra görüşsek?
- Olur mu abi? Valla bırakmam. Çok özledim sizi. Yenge napıyo abi?
- Ya bak, gerçekten zor toparlandık. Anlıyor musun, senle görüşmeyi keseli beri zor günler geçirdik.
- Anlıyorum abi. Benim için de zor geçti ayrılık ya.
- Onu kastetmiyorum. Tam tersi. Seni hiç özlemedik!
- Ama ya bak darılırım ama. Ölümlü dünya, dostuz biz olur mu öyle şey.
- İşte bu kaderciliğin zaten. İşte sebeplerden biri bu. Yaa biz…
- Biz tabi abi biz. Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için.. Çok seviyorum sizi..
- Üfff.. Sizin kuşak işte. Ya anlıyor musun biz bir şeyler yapamadık sizin için..
- Anlıyorum abi.. Bi saniye… Anlamadım abi..
- Biz gelecek kuşak için, kardeşlerimiz için kavga ettik hep ama yenildik. Bunu içime sindiremiyorum. Sorumlu biziz. Hep özür dilemek istedik sizlerden ama bu yaşam kavgası içinde kayboldu hepsi. Biz de artık o eski biz değiliz anlıyor musun?
- Abi boşver ya, otuz sene geçmiş hala aynı mevzuya mı takılıyonuz ya..
- Biz bu topluma çok şey vermek istedik. Ama bu toplum hep parayla adam olmayı seçti. Aramızdan çok kişi sattı kendini. Geri kalan bizse hep karnını doyurmayla düzene ayak uydurma arasında kaldık.
- Abi neden bahsettiğini anlıyorum. O zamandan otursaydı federasyonun düzeni, şimdi Fener Real Madrid’e nal toplatırdı..
- Seni dışlarken aslında kendimizi dışlıyoruz. O yüzden yüzleşmek istemiyoruz seninle. Senin kuşağın bizim ölü çocuklarımız.. Bu yüzden zaten seni anormal kendimizi normal görmemiz…
- Doğru abi, ben mesela hatırlıyom, Aykut gibi, Rıdvan gibi golcü geldi mi yav? Gelmedi.. Hele Tanju, ahhh ahhh…
- Hayatın çiğneyip sindirip pislik haline getirdikleri şimdi topluma, ülkeye, dünyaya hükmediyorlar. Hayatın çiğneyip yutamayıp tüküdükleriyse bizim gibi otobüste her şeyden habersiz yada aldırmayarak yaşayıp gidiyorlar…
- Abi sizi seviyorum ya.. Takmayın bu kadar gözünüzü seviyim ya.. Takılalı mı işin var mı?
- …
- Abi?
- Pardon. Dalmışım..
- Cafe-bar takılalı mı şimdi diyom. Cik bi yer var. Kafa dağıtırız hem.
- Eeee.. Esin bekler. Ama ben bir arayayım.
- Sağol be abi. Kırmadın beni.
- Ama bak fazla yok. Bir-iki kadeh tamam mı? Yarın sabah erkenden bir konferansım var.
- Tamam abi ne demek.. Hem sana bir sürprizim var. Demin aklıma geldi.
- Bak bir numara yok di mi?
- Valla billa yok. Çok sevinecen.. Hadi inelim bu durakta..
- Peki inelim..
Barda…
- Nası abi mekan? Cilalı di mi?
- Evet.. Seçkin bir yer.. Bazen şehir dışından misafir gelince geliriz buraya..
- Ben de işler iyi gitti mi geliyom. E kredi kartı da geçiyo..
- Bak ama kredi kartını gereksiz harcamalar için kullanmamalısın. Sadece ihtiyacın olduğunda.. Aaaaa… Pardon hanımefendi.. Yanlış masa..
O – İy akçamlall, ben Olga.. T – Melaba, Ben Tatttiyana…
- Hı? Ne? Bunlar kim? Kimsiniz? Kim bunlar?
- Abi sana sürprizim işte.. Ben ısmarlıyom.
- Ya ne yaptığını zannediyorsun!!??? Derhal kalkalım.
- Olur mu abi? Hem yapma ayıp misafirlere senin Troçki’nin memleketinden bunlar..
O – Açkimmmm… T – Kisss mii açkimmm..
- Ne içersiniz kızlar?
O – Beyliysss… T – Vottkaa.. Votkadan samsam yakisiklim.
- Yaa… Ne yapıyosun sen ya?? Hani bir numara yok dedin? Tanrım ne işim var benim burada??!!
- Abi senin kafan dağılsın diye tuttum. Nereye gitsinler, 100 dolar tanesi..
- Ya mal mı bunlar taneyle hesabı?
- Abi öyle diil de ya sen seversin, hem kafan dağılsın, hem konuşursunuz Sovyet muhabbeti falan açarsın kolay bağlarsın diye şeyettim ben..
- Offf… Offf… İyi bok yedin! Esin bana ne yapar? Hadi ona açıkladım, inandı. Konferans ne olacak yarın?? Offf… Offf…
- Boşver şimdi Çiyırs kızlar! Nazdarovya!!
O – Nazdarovya açkimm göslüklü, don’t panic! T – Çiyırss açkimm yakisiklim..
- Ehe bak seninki gözlüklü dedi, sevdi seni.. Yumulsana abi, niye yere bakıyon?
«586/7» Ferhat ile Şirin
Vaktiylen bir Ferhat, bir de Şirin var idi. Ferhat’la Şirin birbirlerine yanıktılar (kentaki fırayt çikın usulü). Ferhat İzmir’de, Şirin ise Adana’da idi. Bir türlü kavuşamıyorlardı. Üstüne bir de Şirin’in bubası “Adanalıyak, ağırlığınca altın isterik” deyince daha da bi hasret eklendi bu aşk hikayesine.
Ferhat yanıp tutuşmakta idi. Adana’ya gelmeyi kafasına koymuş idi. Bi yandan da “ulan kız yunan göçmeni, Allah’ın Adanası’nda ne işi var ulen, şurda Sakız Adası’nda olsaydı Zodyak botlan kaçırırdım” diye hayıflanıyor du-di-idi-udu-da-di-düt.
Ferhat’ın bi tane şöfer arkadaşı var idi. Belediyedeydi. Emme bu şöfer arkadaş ne kadar yufka yürekli olsa da, daha çok sirseri ve de en önemlisi paragözün kralı idi. Bir gün Ferhat şöfer arkadaşına danıştı. “Ben Adana’ya gidicem, gidicem de nası gidicem, akıl ver bana, biraz birikmiş param var, kış kıyamet bi de nası giderim? Aşkımdan ölüyom ülen!” Şöferin gözleri fildir fildir dönmeye başladı. “Yav üzülme birader, atlarız ikarusuma ki hem otobüs markası hem de uçan at markasıdır, gideriz, sen sıkma canını, ama mazot senden.” Ferhat’ın her ne kadar cebinde akrep vardıysa da.. “Eyi de sen belediyeden atılırsan n’olcak?” diye sordu şöfer arkadaşına. Şöfer de dedi ki ona “Hiç bişeycik olmaz. Otuz tane işten kovulduk, bi kere de senin için kovuluruz. Hem macerayı özledim.”
Ferhat ilen şöfer arkadaşı düştüler yola…
- Konya’ya gireli mi, hem Mevlana’yı bi ziyaret ederiz, hem de bi bakalım etli ekmek filan, kanım acıktı Ferhat.
- Tamam yiyelim bi de şu var, Mevlevilik dünyaya yayıldı yayılmasına ama Vahhabiciler yine kendilerine yontuyorlar her şeyi.. Bi de medeniyetler çatışması var ki..
~ ~ ~
- Vay be abi, Konya Ovası’na bak.. Ülen uçsuz bucaksız, ne memleket bee…
- Ne memleket ama işte biz kullanabiliyor muyuz kaynaklarımızı? Satıyolar bu memleketi. Bugün bor minerallerinden..
- Dikecen şuraya gökdelenleri..
- Nereye dikicen ulen?! Kaç kilometredir yoldayız memleketi gökdelen tarlası yaptın sen de..
- Açacan bi ofis Nü York’a, bi tane Londra’ya, bi tane Zürih’e..
- Hep sizin gibi köylü kurnazları yüzünden böyle zaten bu ülke..
Konya Ovası bitmek bilmiyordu. Şöfer asfaltın üzerinde halüsinasyonlar görmeye başladı.
- Neye bakıyon len?
- Abi her yer trafik polisi dolu.
- Radar mı? Yok len, ne polisi, bomboş lan yol.
- Valla böle yol kenarında dizi dizi trafik polisleri ama Rus kızı abi bunlar.. Sarı sarı.. Anaaammm.. Dansediyolar, bak bak..
- Olum kendine gel lan, çek kenara uyu bari biraz. Gerçi bu yolda belediye otobüsü gören de halüsinasyon görmüş hissedecek kendini..
Derken telefonu çaldı Ferhat’ın…
- Alo sevgilim, geliyom, geliyom, Konya Ovası’ndayız..
- Ferhat’ım, bitanem, canım, çabuk gel, yeter artık dayanamıyom..
- Kaç kilo oldun bugün?
- Saat 12 itibariyle 89…
- Lan?? Neeee..
- Ehe.. Eeeee.. Babam iş ciddiye binince habire eve pide, kebap filan söylemeye başladı. Kusacam nerdeyse..
- Böhüeee.. Uleeennn..
Şöfer her ne kadar uyukladıysa da bi gözü yolda, bi kulağı da Ferhat’la Şirin’in
konuşmasındaydı. Düşündü, (bunu çok yapardı), evet, Ferhat kilo olayına çok takmadığına göre, daha çok parası vardı. En iyisi olayı Ferhat’a yamamaktı. Nası olsa o öderdi belediyeye tazminatı.
Ve gece oldu. Niğde’ye gelmişlerdi. Tırcıların garajına parkedip uydular. Ferhat gece tuvalete kalktığında bi baktı ki, şöfer yok. “Ulan nereye gitti bu diye” düşünerek bir saat bekledi. Merak etti. “Bu kavgaya girmiş olmasın tırcılarla, du bi cepten ariyim.”
- Alo! Nerdesin olum sen? Ne kaldı şurda Adana’ya, Şirin bekliyo, ben uykumu aldım, gidelim.
- Ferhat Abi, abi kusura bakma, ben Nevşehir’deyim şu an. Ya Kapadokya falan takıliyim dedim gelmişken, turist dolu abi oteller. Benden buraya kadar. Sen otobüsü teslim edersin İzmir’e gidince. Yırttım abi artık. Hayatım değişti!
- Lan senin hayatını bi değiştiririm, reerkarnasyon dilenirsin ulen! Allah’ın şoparı! Şopar şöfer! Gel lan buraya, nereye gidecem olum ben. Nası geçiyim Torosları, para yok olum, mazot yok kaldık burada.
- Nası yok abi?
- Yok ulen işte, ne biliyim sen memursun, sen de vardır diye az parayla çıktım yola.
- Eee.. Oh valla. Hem otobüse bin, hem para yok, hem de sevgilime gitçem.. Hadi bye abi, sonra görüşürüz.
- Lan ben ne bok yicem? Alo!
Ferhat yalnızdı artık davasında. Toroslara dayandı yürüye yürüye. Ama o Toroslar ki kardan geçilmesi imkansızdı. Her türlü geçiş kapalıydı. Ancak sevginin gücü ve vuslatın umuduyla o kocaman kaya parçaları (höyyyttt beee…).
Ferhat kazmaya başladı ama bir yandan kazıyor, bir yandan kar yağınca boşa kürek sallamış oluyordu. Bir hafta kadar sonra Ferhat durumun farkına vardı. Evet, taşıma suyla değirmen dönmez idi. Bir elin nesi var iki elin sesi var idi. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz idi. Varın yoldaşlar, elele verin, kavuşturalım sevenleri… (Höheyyttt…)
Yani naptı Ferhat? Otobüsü satıp, bir taşeron firmayla anlaştı tünel için. Ama taşeron firma bi de başka taşerona verdi işi. Firmalar da paraları alıp, ortalıktan kaybolunca, işçiler geldi kapısına Ferhat’ın, dağın eteğine üşüştüler..
- Ferhat Bey, paramızı almadan başlamayık, firma bizden para almıştır iş buldular diye.
- Ne firması? Yav bi el atın, üç metre daha kazayım bugün.
- Pışşşşşıkkk Ferhat Bey. Daybaşı (insan kaynakları firması) para aldı bizden iş verecez diye, ama para yok, şirket kayıp. Biz paramızı isterik.
- Lan gidin lan. Zaten bu yediğim ikinci kazık. Bi de Şirin’in babasından yiyecem tam olcak.
- Eyi napalım sonra alırık. Anaaa balon geçiyo..
- Ne balonu bu mevsimde?
Ferhat havaya baktı. Evet bu bir balondu. O anda telefonu çaldı.
- Ahahaha.. Nepıyon Ferhat abi? burdayım lan burda?
- Şopar nerdesin?
- Balondayım abi. Ürgüp’ten çıktık, rüzgar buraya kadar üfürdü. Hatunlar var yanımda, İtalyan. Kızlar, Ciao deyin Ferhat abiye.
- Lan?!! Nası lan?!!
- Ehee.. Voleyi vurdum abi. Balondan inelim, halıcıya götürecem. Yırttım abi. Eee söyledik sana, bak ilik gibi hatunlar var burada. Bambino hepsi bela ragazza italiana mama mia…
- Lan! Ulan hep böle oluyo!
Ferhat telefonu kapatır kapatmaz bi daha çaldı.
- Alo aşkım naber?
- Nolsun kazıyom işte!
- Kaz yiğidim kaz.. Kaz sevgilim…
- Dondum yav ben.. Neyse bir iki metre daha kazayım bugünlük.
Akşam oldu. Ferhat çadırına girdi, yattı. Bi sigara yaktı, duvardaki tünel için çizdiği haritaya baktı. Ulan ne zaman bitecekti bu tünel.
Sonra sabah oldu. Dağlarda kar bitmiyordu. Habire yağıyordu anasını satiyim. Başladı yine kazmaya Ferhat. Kazdıkça Şirin’e kavuşacağı anı düşündü. Onu bekleyen kolları, demli çayları, kurabiyeleri, börekleri, gülümseyen yüzleri düşündü. Evet bitecekti bu tünel, kavuşacaktı sevdiğine.. O gün hayalini kurdu.. Tam dalmıştı ki telefon çaldı.
- Alo! Ben benim şirketin kalite belgeleri noldu onu soracaktım.
- Lan şopar?! Alay mı geçiyon?!
- Eheee.. Ferhat abi. Abi işler süper. Ya gel yanıma takılalım, bak hediyelik eşya dükkanı falan açarız. Dönem İzmir’e hiç. Valla ben buraya yerleşecem, bugün bi Japon hatun buldum abi, bi gülüşü var..
- Lan git işine. Kazıyom ben daha, bitirmem lazım olum lan aramayın zırt pırt!
- Ben sana iyilik olsun diye söyledimdi. Eee o zaman kaz bakalım Ferhat Efendi! Kaz yiğidim kaz! Kaz bakalım, belki heykel felan bulursun, satarız turistlere! Kazzzz!!
- Lan İzmir’e dönelim, sana bi mezar kazacam ya!
İşte böyle… Sonra ne mi oldu? Elinizin körü oldu. Ne biliyim lan ben? Kahramanlara bırakıyoruz bundan sonrasını. Ferhat o gün bugündür kazıyor. Şirin de bekliyor.
«586/8» Metropol Senfonisi
Maestro : Ladies and Gentlemen, abilerim ablalarım, sevgili vatandaşlar, güzide kentimizin gürültülü sakinleri şimdi hep beraber senfonimize eşlik ediyoruz. Evet 1.durak:
1.durak : Doooo… Bir külah dondurmaaaa…
2.durak : Reee.. Masmavi bir dereeee…
3.durak : Mi… Denizde bir gemi…
4.durak : Fa… Gemide bir tayfaaaaa….
5.durak : Sol… Papatyalı bir yoooollll….
6.durak : La.. Güneşten bir damlaaa..
7.durak : Si.. Ayşe’nin kedisiiii….
Hep beraber : Ve yine tekrar do…
Evveeett Birinci duraakkk..
- Doooo.. Bir küllllahhh donduuurmaaaa…
- Dalga mı geçiyo bu adam bizle?
- Evet harbiden dondurma olduk bu durakta anacımmm.
İkkkincci durrrraaakkkkk!!!…
- Reee…. Masmavi bir dereee..
- Masmavi derken turkuaz mavisi mi ya da hani şu böle su rengi ayrı oluyo esazında..
Üçüncü duraakkk…
- Mii… Denizde bir gemi..
- Donduk ulan donduk.. Ne gemisi yavv.. Hem senfoni böyle olmaz ki operet bu ya da opera ya da anlam karmaşası yada eee..
Dörttttt..
- Faaaa… Gemide bir tayfaaa.
- Bitse de gitsek lan bu belediye nerden çıkardı u kentsel bilinç,kentimizi sevelim procelerini??!!
Fayffff..
- Sol…Papatyalı bir yooolll.
- Sizce sol gerçekten papatyalı bir yol mu? Muhafazakarların on yıl daha iktidarda kalacağını varsayarsak..
Altıncı duraakk.
- Laaa… Güneşten bir damlaaaa.
- Yav kardeşim bi araba daha koysanız şu güzergaha ölür müsünüz?
- Ölürüz.
Yedinci duraaakk.
- Siii… Ayşe’nin kedisi…
- Si.. Strim Ayşe’nin kedisini.. donduk ulen dondukkkk!!
- Beyefendi lütfen terbiyeli olun..
Şimdi hep beraber…
- doo reee mi fa sol laaaa sii…
- Ohh beee..
- Evet sevgili vatandaşlar senfonimiz bitti.. Şimdi defolun binin otobüsünüze.. Hadi naşş..
«586/9» İlham Perisi-3
- Cee-eee..
- Aaa.. Ya ne işin var senin burada?
- Ehe.. Nolmuş len belediyenin değil mi kardeşim, binemem mi?
- Yav yapma.. İn bak millet bakıyo, deli zannedecekler..
- Boşver şimdi, şu ilerdeki hatunun kalçaya bak.. Off be.. Sarışın olan lan şurda aha..
- Ya abi git başımı belaya sokacan, bi ineyim sonra görüşürüz ya..
- Lan dururuyon duruyon mal mal bakıyon dışarıya, yeni hikayeler getirdim büssürü..
- Ya bırak şimdi, valla uğraşamam, kafa dolu, gelme üstüme.
- O Gülle Bülbül noldu yav? Onu devam ettirsene. Çok merak ediyom lan sonunu.
- Hani Mehmet Akif Ersoy’a İstiklal Marşı’nı yeniden yazar mısın diye sormuşlar hasta yatağındayken, “Allah bi daha bu millete İstiklal Marşı yazdırtmasın” demiş.. Öyle bişey işte.. Sonu yok..
- Bak şimdi bak.. Asfaltla beyaz çizgilerin hikayesi..
- Yapma abi, bak, öfff.. Git ya…
- Pencere pervazıyla yağmur damlasının hikayesi..
- Git abi git.. Sonra.. Hşş… Valla bak..
- İşhanının çatısındakiuydu anteniyle kiremitlerin hikayesi.. Bacayla dumanın hikayesi..
- Git! Ufff… Nefes alamıyom..
- Güvercinlerle elektrik direklerinin hikayesi..
- Nefes alamıyom.. Boğuluyom..
- Tahir ile Zühre’nin, Eros’la Psykhe’nin hikayesi.. Bunlar da cover..
- Nefesss…. Camı açarmısınız?
- Araba lastiğiyle çamurun hikayesi.. Gündönümüyle ilkbaharın hikayesi..
* Aaaa… Tutun ya.. Çocuk bayıldı.. Delikanlı hoopp..
# Birader alooo.. İyi misin?
% Ayol demin kendi kendine konuşuyodu.
- Ahize ile kulaklığın hikayesi… dil ile damağın hikayesi.. Gözbebeğiyle kirpiğin hikayesi.. Çekiç,örs,üzenginin hikayesi..
- Boğu… su var mı?
* Var birader.. İç biraz.. Ya bi hava al istersen.. Hşş…
# Ayol gencecik çocuk yığıldı kaldı ayol.
- Su şişesiyle bardağın hikayesi, tuzlukla biberliğin hikayesi…
- Ananı… Nefes… Su.. Ben iniyom..
# İn birader, yardım edelim mi? Şöför bey inecek var!
- Yok sağolun ben biraz yürüyeyim, açılırım.
# Geçmiş olsun kardeş. Hadi selametle!
- Ahaha.. Nessı indirdim lan?!
- Hayvansın ilham perisi! Boğuluyodum oğlum ne gülüyon lan.. Mahsus mu yapıyon?
- Ehehe.. Daha söyliyi mi hikayeleri?
- Yeter ulan yeter.. Kentkartta da kalmadı, napıcam ben şimdi. Yürü babam yürü. Gelme bi daha böyle. Lan olum otobüsteyiz, konuşturuyon, millet bakıyo, adam balataları sıyırmış diyolar. Ya kovuyom kovuyom gitmiyon ya!
- İyi görüşürüz sonra.
- Defolunuz gidiniz ama sonra yine geliniz!